10 Aralık 2011 Cumartesi

Kan Gölü (Eden Lake)

    O çocukları öldürmek istememiz, bizi de onlardan biri mi yapar; yoksa onların nedensiz şiddetine karşılık, bizim bir sebebimizin olması bize bir parça masumluk, ya da sonuna kadar kabul edilebilirlik mi katar?

Şiddetlerinin kaynağı nedir;
Gençlik mi?
Yetiştikleri ortam mı?
Bölgesel kültürün etkileri mi?
Gen mi?
Arsa meselesi mi?

Şiddet…
Yemek içmek gibi bir ihtiyaç mı?
Haz veren bir cevher mi?
Çoğunun bastırdığı bir içgüdü mü?
Bazen mecburiyet mi?
Ta en baştan gelen evrim gerçeği mi?
Sınama mı?
Zayıflığımız mı?
En büyük hiddetimizde en sağlam arkadaşımız mı?
Sanırım şiddeti kabullenmeli(?), ama böylesini değil; nedeni her ne olursa olsun.


4 Aralık 2011 Pazar

Ötürük Bombası


    O ara tek amacım, o gurur duydukları müthiş köşklerinin tam orta yerine sıçmaktı; o vasıfsız ve kendini beğenmiş, rezil hırboların müthiş köşklerinin içine sıçmak. Uzaktan tanıdıklardı ama yakından, bokum bile olamazlardı. Zorunluluktan ara ara gidip görüyorduk. Ama ulan insan ancak bu kadar kibirli, ancak bu kadar leş bir hücre yığını olabilirdi. Hazır, köşklerinde yoklarken bir şeyler yapmalıydım.

    İşte bu öykü, o destansı mücadelemin öyküsüdür:


    1. BÖLÜM

    Dünya bir çiğ köfteyi keyifle yiyip üç gün boyunca türlü acılara dayanarak; öksürük, hapşırık teşebbüslerini de binbir sıkıntıyla defederek canlı bir bombaya dönüşecektim; zaman ayarsız, ya da fitil uzunluğu bilinmeyen tamamen organik bir bomba. Üç günün sonunda; değil bir gün daha, tutsam tutsam iki saati biraz zorlardım. O yüzden, zaman; bu zaman.

    Yola çıkmadan önce; üstüne bir de müshil mi içsem, dedim. Ama abartmamak gerekti; hem bu, risk yüzdesini de artırırdı. Oğğ şayze. Oraya kadar dayansam bile, buna düpedüz bokunu çıkarmak denirdi. Bu haliyle bile abartmıştım ki, müshil içmek bu aşamada beni tehlikeye sokmaktan başka bir işe yaramazdı.
 
    Hazırlığın son çeyreği de hayli zorluydu. Onca emeğin, ortalığa öylece saçılması durumu fazlasıyla ürkünçtü. Dikkat ve dengeye her zamankinden çok ihtiyaç duyulan zaman; bu zamandı. Önce Google Earth’ten yolum üzerindeki umumi halk helalarını buldum ve buna göre bir güzergah belirledim. İbre, sonu zaten gördü; olur da kırılırsa diye buraları bilmeliydim. Otobüsle gidemezdim; maceracı amcalar, rallideki gibi, zamana oynuyordu. Önlerindeki kronometrede işleyen her salise değerliydi onlar için. Bu yüzden çoğu zaman o kasisleri ıskalıyorlardı. O zıplama anında içimdeki yükün, çıkış yolunu eliyle koymuş gibi bulması  olasıydı. Olası mıydı; garantiydi garanti. O hazırlıksız basınca yakalanamazdım. Acaba bu durumu sigortalatabilir miyim diye de aklımdan geçmiyor değildi; olur da oraya varmadan on kilo hafiflersem diye. Ha bir de yolumu kısaltsalar da güzergah üzerindeki tüm ara sokakları pas geçtim. O tekinsizlikte karnıma yiyeceğim bir bıçakla bok deryasında yüzebilirdim. Ha o açılan hava deliğinden çıkan parça tesirli basınç da bıçağı sallayan adamın aklını yitirmesine sebep olabilirdi. Gerçi olsundu; ne de olsa beni bıçakladı eşşoleşşeğin evladı. Neyse risk risktir. Zaman, risk alma zamanı değildi.
 
    İkinci önemli şey de giysi seçimiydi; su geçirmez, akışkan kumaşlı, aynı zamanda paçaları çorapların içine sokulabilir stilde olmalıydı. Sonuca ulaşmayı ne kadar çok istesem de olası sorunlara karşı da peşin çözümler geliştirmem lazımdı. E yani, söyleyin; hanginiz böyle bir durumda şort giyerdi ki? Herhangi bir koyuverme durumunda, eve kahverengi ya da duruma göre turuncu bacakla dönmek isterseniz; o başka. Tabii bunun, olay sırasında orada gezinmekte olan insanların psikolojisinde bırakacağı tahripkar izler gibi bir boktanlığı da var. O anki basınç dalgasını boş verin, şok dalgasını düşünün; offf ki ne offf… Küçükken, caddenin ortasına bir atın bir damacana sıvı ikmali yaptığını hatırlarım. Yaz günü bir hafta kokudan dışarı çıkamamıştık, evin cam çerçevesi de kapalı. Halen canlıdır o anı. Neyse arkadaş giy sen pantolonu, çek çorapları; yaparsan da içinde taşı. Hem gelene kadar da sokakta iz bırakmamış, yerini belli etmemiş olursun. Valla polisler seni kokundan bulur, demedi deme. Onlar bulamasa köpekleri bulur, iki saat hayvanlara koklatma kalıntılarını; ciğerleri çürür mürür; kime zimmetliyse başını belaya sokma adamın.
 
    Üst tarafa ne giyeceğim diye düşünürken, çıplak gitsen de fark etmez, dedim. Ama sonra düşününce, basıncın yukardan fışkırması ihtimali aklımı deşti. Giydim uzun kollu bir şey, verdim pantolonun içine. Artık çıksa çıksa boynumdan çıkardı. Öyle bir basınç da - affedersiniz- , göt isterdi.
 
    Yol ve giyecek tamam. Bu işin hazırlığını aylar öncesinden yaptığımdan hava durumunun işime uygunluğunu da bekledim. Hafiften esen yelin, hapşırığımı tetiklemesini istemezdim herhalde.
 

    2.BÖLÜM 

     Yola çıktım; sakin sakin, tane tane, apul apul adımlarla salına salına ilerliyordum. Yanımdan geçen bir aracın kornasına hazırlıksız yakalanmam tüm planı berbat edebilirdi. Bu yüzden: dikkat; her zamankinden fazla dikkat. Aldığım yüzlerce metrenin her adımında daha da ağırlaşıyordum. Kendimi nasıl sıktığımı anlatmama gerek yok herhalde. Kıçla ceviz kırma eylemini istesem şu an gerçekleştirebilirdim. Mengene gibi sıkılan yanaklarla istesem yamuk çiviyi bile düzeltebilirdim.
 
    Son 100 metrede artık dizlerimi de bükememeye başladım. Sık dişini oğlum; az kaldı lan. Bu işin sonunda tadacağın rahatlama ile eşsiz bir huzura ereceksin. Planının gerçekleşmesinden duyacağın tatmin de cabası.
 
    Türlü tehlikeleri atlatarak evlerinin karşısına gelebildim. Anahtarları önceden gizlice kopyalatmıştım, evde olmadıklarını da biliyorum; eeeeee, buna "plan" derler gardaş.
 
    Kapıyı açtım. Evet, kimse yoktu. Zaten bu kadar eziyetten sonra o evde biri çıksa direk onun ağzına sıçardım. Şimdi asıl mesele, yükü nereye yıkacağımdı. Girer girmez dalınan o geniş salonun ortasını düşünmüştüm hep. Güzel bir mevkiydi, ama üst katta çabuk bulunamayacak bir yere bırakırsam da; kalıntıyı bulana kadar o keskin kokuyu bir süre solumalarını sağlayabilirdim. Bakarsın zehirlenirlerdi anasını satayım. Neresi neresi… Daha fazla da tutamıyorum. Neresi? E herhalde  tuvaletlerine yapıp bir de üstüne orayı bir güzel temizlemek için gelmedim buraya. Neresi neresi? Salona yapsam “şok” olurdu; üst kata yapsam fazlasıyla “gizem”. O sıralar Lost’u izlemenin verdiği gazla “gizem”de karar kıldım; en üst kattaki en köşe odaya yapacaktım. Anasını satayım para bok adamlarda, iki kat merdiven çıkamam diye evin nah orta yerine asansör diktirmişler. Benim durum da malum; 11 ay olmuş da doğamamış çocuk gibi bir kütle içimde mahsur. Bu durumda hanginiz merdivenlerden çıkardı ki ey ahali? Evet; ben de asansörü seçtim, hatta o durumdayken asansör, gözümde o kadar yükseldi ki…
 
    Asansöre bindim. (Bundan sonrasını zihninizde 8x yavaşlatın.) Elim üst katın düğmesine uzandı; yavaş yavaş, milim milim yaklaştım. Düğmeyi , eze eze dürttüm. Asansöre işlerlik kazandıracak teması sağladım...

...
...


    3.BÖLÜM

    Keşke sağlamasaydım. O temasın verdiği tepkiyi , zamanı ne kadar yavaşlatırsanız yavaşlatın; çok ani bulursunuz. Bilmiyorum; kayışında mı bir sorun vardı, yoksa motorunun şakacılığı mı tuttu. O an düşünemedim. Hala da çözemediğim bir meseledir. Belki de asansörün rutiniydi; bilmiyorum. O ani diz boyu kalkış ve takkkkkkk diye durup sonra hiçbir şey olmamış gibi yavaşça yükseliş… Of ki ne offf… O sırada çıktığım katta biri olsaydı -emin olun-  kapılar açılır açılmaz suratımdaki ifadeden, tüm planımı ve plan sonunda alacağım zevki tüm ayrıntılarıyla çözebilirdi. Evet, her ayrıntı suratımdaki tüm kıvrımlara gizlenmişti; ama o önlenemez çıkışın oluşturduğu "şok" ifademin altına.
 
    Neyse, mesele anlaşılmıştır herhalde. Asansörün azizliğine uğradım. Velhasıl benim paçalar doldu; tutamadım, hayallerime tutunamadım. Asansör yukarıya on saniyede ulaştı; bense on dakika oradan çıkamadım. Şerefsiz asansör, sanki o açılıp kapanan kapılarıyla bana kıçıyla gülüyordu. Şoktan kurtulup tüm meseleyi idrak ettiğimde; artık olan oldu, deyip yarım yamalak da olsa planı bir şekilde tamamlamaya koyuldum. Tamam; bu olasılığı da hesaplamıştım ama buraya kadar geldikten sonra…
 
    Dizlerimi bükmeden yürümeye başladım. Ama ne kadar hafif yol alsam da yine de bacaklarımdaki o sıcak kütlenin yayılmasına, dibe yol almasına engel olamadım. Üstelik yeni cevherlerle de destekleniyordu. Eee o kadar günün yükü anlık bir olayla kesintiye uğrayacak değildi  ya, bu bir süreç meselesiydi; sürmeliydi. İyi ki paçaları çorabın içine vermişim; yoksa, asansörden, gideceğim odaya kadar güzel bir sarı dalga çekebilirdim. Hedefteki odaya; bacaklarım ayrık, ellerimle duvarlardan destek ala ala yürüyerek ulaştıktan sonra, sıra bu işi nasıl sonlandıracağımı düşünmeye gelmişti.
 
    Pantolonu çıkarıp içindeki akışkan kremayı su desteğiyle falan sökebilirdim. Ama moralim bozulmuştu bir kere; hiç uğraşmadım. Odaya dalıp paçaları açtım; sızıntı başladı haliyle.Sonra, ellerimle yukarıdan bacaklarımı kavrayıp dibe doğru inerek sıyırma işlemine giriştim.
 
    Kokudan hiç bahsetmiyorum, dikkat ettiyseniz; tarife gerek yok, siz anladınız. Bireysel tepkim, kitlesel bir yığına, bok yığınına dönüştükten sonra küçük bir hayal kırıklığıyla da olsa, o müthiş eserime şöyle bir baktım; tam kıvamındaydı. Tamam, tam verimi alamamıştım ama amacıma da ulaşmıştım nihayetinde. Sonraki eylemim, oda dışında bir iz bırakmadan sıvışmak olacaktı. İz kalamazdı, çünkü işin ucunda gizem vardı. Cevhere ayak izlerimi takip ederek ulaşmalarını istemiyordum. Masanın üzerindeki dergilerden birinin sayfalarıyla kendime yol yaparak banyoya kadar ulaştım. Küvete öylece girip tazyikli suyla üstümü temizlemeye başladım. Gerçi asansördeki tazyiğimin yanında bu hiçbir şeydi, ama yine de iş görüyordu. Üzerimi çıkarmadan iç-dış temizliğimi bir güzel yaptım. Pantolon akışkan kumaşlı (Kesin bir adı vardır bu kumaşın ama…) olduğu için her şey aktı gitti. Ayakkabılar, çoraplar, pantolon da temizlendi. Tamam... Tamam... Ne kaldı? Hah sayfaları topla; oh şimdi tamam.

    Orta derece bir kayıpla da olsa, yine de dikkate değer bir küme oluşturabilmiştim odanın orta yerinde. Büyük bir saklama kabını dolduracak hacimde ve küçük bir çocuğun okkasına eş değer ağırlıkta vardı yine de bu kararlı yığın. Kokudan bahsetmiyorum hala, dikkat ettiyseniz. Artık benim kıymetlim kaç ciğerler çürütür, kaç burunlar çökertir; varın siz hesap edin.
 
    Eve ulaştığımdaki tarifsiz mutluluk, duş sonrası o ay sekişi hafifliği… Ohhhh; asansör bokunu, pardon şokunu unutmuştum bile. Önümdeki bir hafta, beyzadelerin gelmesini beklemekle geçecekti; çaresiz ama tatlı hayallerle geçecek bir hafta.


İKİ GÜN SONRA

    Yok yok, evi önceden satmaları gibi aksilikler olmadı. Olayı fazla dramatize etmeye gerek yok. Hikaye benim hikayem; görecekler abi. Net; gelecek, görecekler.


BİR HAFTA SONRA

   Geldiler, gördüler nitekim. Sadece görmediler; tüm duyularıyla hadiseyi iç ettiler bünyelerine. Çektiler, çektiler, çektiler; bu bir travma olmalıydı, evet; kesinlikle travma olmalıydı.Ama...
 
    Ne travması, trajedi bile olmamış; kısa süren bir gerilimden ve daha kısa seyreden bir şaşkınlıktan sonra, hemen tüm izlerin silinmesi işlemine başlanılmış. Ha gizemin sonuç kısmında “kusma” şeklinde bir dışa vurum olmuş ama; o kadar. Olay etrafta duyulmasın diye polisi falan karıştırmamışlar işe. Eeee, itibarları var ya. Olan benim temizlikçi ablalarıma olmuş. Benim kıymetlimi temizlemek kolay olmuş, zira kuruduğu için hemencecik kavlatıvermişler. Daha zoru ve daha tiksinci, o beyzadelerin kusmuklarını temizlemek olmuş. Kustuklarına göre biraz koymuş demek ki, diye düşünmüştüm o zaman. Ama nerede…:


SONUÇ 

    Zevk deryasında yüzdüm mü; belki su birikintisi, anca. Niye mi; olaydan on gün sonra gördüm beyzadeleri, ben “beyzede” olmalarını beklemiştim ama baktım; hala aynı boklar. Tamam, hayatın anlamını öğretme amacım da yoktu ama, her şeyin de bir sifon çekimi süresinde unutulmasını da beklemiyordum.