14 Mayıs 2011 Cumartesi

İşkence Odası (Martyrs)

    UYARI: Yazı, filmdeki bazı olayları açık edecek anlatımlar barındırmaktadır.

    BOYUTLAR ARASI ÇIKILAN YOLCULUKTA DİKTE EDİLEN ÇABANIN BENİMSENMESİ SERÜVENİ

    Nedeni bilinmeyen bir işkence tutsaklığından kurtuluşla başlayan film, kurtuluş sonrası ruhsal arınma yolundaki insanın çileleri, devamında da intikamın er geç sorumluyu bulması ile sürer. Bir intikam hikayesinin nihayete ermesi gibi bir sonu beklerken; ancak kaos teorisindeki belirsiz değişkenlerin yol açabileceği bir öngörünmezlik, filmi bambaşka bir boyuta taşır. Bitti sanılan film, size kendini yanlış tanıtan bir yalancının belirsiz ve güvensiz refakati gibi sizi bilinmezliğe ve tekinsizliğe taşır. İlk bölüm popüler sinemanın kan arayışına şık bir posta koyuş; ikinci bölüm ise nicelerinin üstüne bile uğramadığı, söyleyecekleri olanların da içi boş düşüncelerle işin içine iyice kalay kattığı ve ayırdını iyice sağlayamadığı şiddete felsefe katmak, onu bir nedene bağlamak önermesine havalı bir imza gibidir.

    Buradaki şiddetin kaynağı, ölmeden ölüm sonrası hakkında bir şeyler öğrenebilmektir. Bunu öğrenmek isteyenler ise olayı bizzat tatmak niyetinde değiller, öyle olsa zaten kendilerini öldürerek bu meraklarına son verirler. Belki intihar olayının diğer taraftaki yansıması caydırıcı bir sebeptir, ama bu yaptıklarıyla cenneti ne kadar hak ettikleri de ayrı bir soru işaretidir. Onların metodu, kendi kıçları rahat yastıklar üzerindeyken meraklarının kaynağına başkalarının gördükleriyle ulaşmak şeklindedir. İşkence gören bilinç, bir süre sonra hem fiziki hem de ruhsal işkenceleri umursamaz duruma gelecek ve vücudundan vazgeçecektir. Artık acılardan bihaber olan vücut sahibi, ruhsal bir gezintide ölüme tanık olacak ama halen dünyada hapis kalacaktır. Bu süreçte de bencil tarikat üyeleri, alabilirlerse diğer taraf hakkında mağdurun ağzından bilgi alacaklardır. Şahit olduğumuz süreç, amaca en çok yaklaşılan deneme ile sonuçlanıyor. Hatta deney amacına ulaşıyor. Ama sonuç, büyük bir keşif mi yoksa hezimetin alası mı; belirsiz. Keşfin yükünün taşınamazlığı olası. Hayatınızı adadığınız bilinmezliği öğrenmenin de büyük bir doyumu getirmesi artık yaşamınızın sebepsiz kalmasını sağlamışsa, bu da bir hayata son verme nedeni olabilir.

    Filmin ülkemizdeki kan heveslilerini çekme amaçlı isim çevirisi, filmde anlatılmak istenen felsefeye ya da sorulan sorulara hiç hizmet etmese de biz filmin asıl adının anlamlarına baktığımızda isimle mesele arasında anlamsal bir bütün oluşturabiliyoruz.

Martyr: Şehit, işkence çekerek ölen kimse, uzun müddet ıstırap çeken kimse, bir amaç uğruna ölen veya işkenceye katlanan kimse, kurban / Kelimenin Yunanca “Marturos” kelimesinden geldiğini ve onun da “Tanık olmak” anlamına geldiğini de filmin sonunda öğreniriz.

    Son olarak meselenin bizdeki tasavvuf temelinde karşılığından bahsedersek; eksik de aksak da olsa yazıyı tamamlamış oluruz. Vücuttan geçip ölmeden önce ölümü tatma, ölüm sonrasına tanık olma gibi anlamları bulunan “Fenafillah” kavramı ister istemez bu filmle birlikte akla gelmekte ve meseleyi genişletmekte. Fenafillahta kişi yolculuğuna kendi çabalarıyla çıkıp yolu bulmaya çalışırken, filmdeki yolcularımız yola zorla çekilmekte hatta onlara karşıdan bir ışık tutulmaktadır. Bu ışık, yapılan işkencelerdir. Bu ışığa karşı koyup gözlerinizi kısarak, yer yer görmeyerek ona doğru gittikçe artık hissizleşmeye başlayacak ve yolun sonuna ulaşacaksınız. Fenafillahta çaba bireyseldir; filmdeki çaba ise bir grubun çalışmalarıyla şekillenmekte ama sonrasında işkenceye maruz kalan kişi, zorla çıkartıldığı yolu benimseyip duygularından vazgeçtikten, yani çabalamaya başladıktan sonra bireyselleşmektedir. Birinde gönüllü olma, kendini adama varken; diğerinde maruz kalma, razı olma durumu hakimdir.

    Filmden çıkan sonuçlardan biri de şu ki; şahit olanlar gördüklerini kendilerine saklayarak dengeyi korumalı ve düzene müdahalede bulunmamalıdır. Bilgi ve bilinmezlik dengesini; bilinmemesi gerekenlerin sırrını korumalıdır. Film bu sızma durumunda ibrenin bir şekilde, her ne olursa olsun dengeleneceğini de bize göstermeden perdeyi kapatmıyor.




    Sonradan düşülen not: İster tesadüf deyin ister tevafuk; yukarıdakileri yazdıktan birkaç gün sonra televizyonda “Nesimi” ismini gördüm. Ardından Seyyid Nesimi’nin nasıl öldürüldüğünü hatırlamamla bu nota sebep olacak çağrışım şekillendi.
 
    Zamanında, Seyyid Nesimi ve Hallac-ı Mansur fenafillahtan geçip bekabillaha ererek “En-el Hak” demişler, sonrasında da türlü işkencelerle öldürülmüşlerdi. Çağrışıma sebep olan olay Seyyid Nesimi’nin derisinin yüzülerek öldürülmesiydi. Filmde ise deri yüzme mevzu, bir aşama atlatma gereci olarak kullanılmıştı. Fark şu ki: Seyyid Nesimi ve Hallac-ı Mansur işkencelerden önce; kendi başlarına, akıl ve kalpleriyle boyut atlamışlardı. Filmdeki olay ise işkenceyi bir araç olarak kullanarak işin öncesindeki süreci oluşturmakla ilgilidir. Yani film işkenceyi bir süreç olarak kullanıp nihayete ermeye çalışır. Bahsettiğimiz şahsiyetler ise insani zaaflardan ve arzularından vazgeçerek bu zor süreci tamamlarlar ki onların ulaştığı makam da fenafillahtan öte bekabillahtır.
 
    İşkence uygulayan zihinler de bahsedilmeye değerdir. Birinde; işkenceciler erenlere, erdikleri için işkence etmektedir; diğerinde, hiçbir şeyden habersiz kişilere ermeleri için işkence edilmektedir. İlk olayda da her şeyden habersiz olanlar aslında işkencecilerdir. Filmdeki zihinler ise bencil sapkınlar güruhundan ibarettir.
 
    Son bir not: Üstteki not, kesinlikle olayları kıyaslama gafletine düşme hadsizliği değil; sadece, hoş bir çağrışımı dile getirme düşüncesinin ürünüdür.

8 Mayıs 2011 Pazar

Bir Mucizenin Katli ya da Hakikatli Bir Arınma Teşebbüsü

    Vertigonu bile bile niçin çıktın dam ucuna? Zorun neydi? İntihara yeltendin de; atlamayıp, marazınla düşünce işin günahını yaradılışına mı yıkmak istedin? Bunu bile bile oraya çıkmak zaten intihar mı; düşmediğinde bu bir arınma mı, ya düştüğünde? Neden çıktın ki oraya; bir çocuk gibi kelebek mi kovaladın, yoksa senin kelebeğin her neyse; onun peşinden mi gayba gark oldun? Yoksa bir fare miydi? Hayır canım kedidir kedi. Yoksa sen bilinçli bir balık mıydın? Sonucu bile bile oltaya atladın. Belki de tutan geri atar seni, belli mi olur. Gerçi unda kızarma ihtimali de var. Onu sevmezsen araya patates, soğan atarız. Neticede "Ben bu hallere düşecek balık mıydım? Ben o balık mıydım?" soruları da ihtimal dahilinde. Yoksa arınma bu mu?

    Hala damdasın, başın döndü diyelim; hissettiğin en son şey, o tatlı duygu mu? Başka zaman olsa lanet edersin, şimdi isteyen sensin. Peki o baş dönmesi seni kustursa ne olacak? Kafadan ayağa kusmuk olan insanlar sana lanet edecek. Sen de dersin belki: "Ben düşseydim, benden çıkan yerine; daha mı iyiydi?" Senden çıkan da sana benzer, derlerdi; kendileri hiç çıkarmamış gibi. Lan sus; ben kendimi düşürmeye çalışıyorum, sense benden düşenlere kafayı taktın.
 
    Belki de düşerken bir kuş uçar altından, alır seni üstüne. Aksilik bu ya; uçan kuş, deve kuşuymuş. Tüm deve kuşluk tarihinde uçabilen tek deve kuşu birkaç saniyeliğine havalanabilmiş, o da seni bulmuş. Bu sefer olursun onunla tepe taklak. Ama havada boğazına, o uzun ince boğazına yapışırsın; "Ulan intiharımı murdar ettin." diye. O, yere düşmeden ölür tabii.Sen hala havadasın; bir deve kuşu katili olarak. Son saniyelerinde bir katilsin. Böyle ölmek ister misin? Ya da yaşayıp arınmayı mı arzu edersin?

Kör Kartalın Av Düşleri

    Bir zürafa, yükseklik korkusu varsa ne yapmalı? Kafası yukarıda baygın baygın gezmek mi güzel, -ki kafa da güzel olacak böylece- yoksa kafa yerde sınırlı görüş alanıyla bir ömür sürmek mi? Bir ihtimal daha var; onu da öğrenmek ister misin?

    Hadi bu trajik bir durum, ya bir kuş da aynı durumdan muzdaripse; o ne yapmalı? Şüphesiz bu onun için trajikten öte travmatik de olacaktır. Uçabiliyorsun ama eyleme geçemiyorsun. Peki insan ne yapsın? Sevebiliyor ama; öyle işte. Kuşun, kanatlarını havaya emanet edemediği gibi; onun da emanete bırakamadığı var. Emanetçi sağlam belki ama, işte... Yüksekten korkacağına uçmayı bilmemek belki de daha iyi; farkında olmadığın şeyin ızdırabını çekmezsin hiç değilse, ya da sevip kafa güzel gezmek mi daha iyi?
 

Algıda Bir Arıza

    Tamam; iyi, hoş da... Yani... Gerçekliği konusunda şüphelerim var. Şart mı? Saçma lan. Gerçi anlamlandırma konusunda da sıkıntılar var; algılar bu kadar çeşitliyken; anlam aramak, yahut kavrama bir don biçmek, sıkıntılı olacaktır zannımca; bu aşikar. Hatta illa bir don biçilmeli mi? Biçsek, biçilen bunu beğenecek mi? Yoksa ortak algı meselesinden dolayı herkesçe iğreti mi görülecek bu durum. Yeni bir don... Yeni bir don... Mesele şu ki; birçok kafa karışmayacak, azına hoş gelecek hatta bu karmaşa.

    Mozaiğin üzerindeki bukalemun ne ederse artık. Hepsine de uymalı ve silikleşmeli mi? Yoksa kendi olup o renk curcunasında dahi farkını gözlere mi sokmalı? Bukalemun buna çabalar mı, yoksa çaresiz kalıp beceremez ve kendi olarak mı kalmaya çalışır; tartışılır. Olamadığından mı, olmak istemediğinden mi? Asil olan çok mu belli? Ya da kimin umrunda, hem kime göre asil? Bu çaba, sancı doğuracak elbet. Sancıyı çekmemek için hiç kafa yormama da bir tercih tabii. Neticesi nasıl acep?