22 Şubat 2011 Salı

Yavşak Sarmaşık

      Hangisi istedi? Telleri sarıp sarmalayan, onu başkasına göstermeyen sarmaşık mı; her yanına ulaşan, gittikçe daha da büyüyen, genişleyen, ucu bulunmayan, giriftleşen… Memnun mu bu teller bundan; sarmaşıktan, belki de acıdan? Sarmaşığın derdi neydi ki bulaştı bu kadar ona; her yanını sardı. O mu seçti? Bir tesadüf müydü, başka bir şey misal; ağaç olsaydı yakınındaki, ona mı yavşardı? Ya da o hiç yavşadı mı, onun hiçbir şeyden haberi yok muydu, o yoluna mı bakıyordu? Uzuyordu sadece belki de. Ona izin veren, kendine çeken, teldi belki de. Belki de izin bile vermedi, her şey kendiliğinden oldu. Sarmaşık öylece ulaştı ona, öylece sardı onu. İçine işledi, dışını kapattı. Artık tele bakan, sarmaşığı görüyordu. Ama sarmaşığın haberi var mıydı bütün bunlardan? İkisi nasıl buluştu ki? Sarmaşığı telin yanına kim dikti? Sarmaşık, her şeyden habersiz yoluna baktı belli ki. Mesele teldeydi anlaşılan, engel olamadı. Yağmurdan koruduğunu düşündü sarmaşığın onu. Paslanmayacaktı böylece, zarar görmeyecekti. Ama buna da engel olamadı; bir tel için olabilecek en büyük zararı gördü: PASLANDI. E ama yağmurdan korumuştu sarmaşık onu, hani farkında bile olmadan. A be kuzum görmez misin; yağmur ayda yılda bir yağar, ama sarmaşık sana her gün çiy bırakır. Nalet, nalet, nalet... Sana en büyük zararı veren bu sarmaşığı budamalı. Farkında bile değil ne yaptığının, baksana şuna. Ama o da ne, kurusa da yine üzerinde duruyor senin.
.
.
.
    -Artık  paslanmıyorsun ya, o yetmez mi?
     ”Daha ne kadar paslanabilirim ki?”
    - Artık kapatamayacak seni, görmeyeceksin bir daha onu.
     ”Ama artık daha çok acıtıyor, kurudu ya; ondan mı acep? Batıyor nalet şey.”
    -Bekle be dostum. Belki sarmaşığı yanına diken, o kuruları da temizler, sana bir güzel boya çeker.
     ”Eskiden rengim beyazdı, olursa sonraki kırmızı olsun.”
    -Gitmeden sana bir haberim var; şu senin sarmaşık vardı ya, başka bir şeye dolanmış ve galiba bu sefer isteyerek dolanmış.
     ”Ama o dolandığı şey; bir ağaç, paslanmaz ki. Zarar gören ben oldum.”
    -Hıhh…öyle diyorsun da onun da suyunu emer namussuz. Ağacı öldürür, ortada ruhsuz bir kütükten başka bir şey kalmaz. Hoş, şu an da pek farklı bir izlenim verdiği söylenemez. Ama susuz kalacak.
 

21 Şubat 2011 Pazartesi

Düşümden Düşenler

    İnsansı garabetin fikri ödünç, sabit döngüsü en dipte. En acımasız karanlıkta çokluk. Yani aslolan buydu zaten; kaçamaksız, kaçak hayatı affetmek. Sergiden gelen anlaşılmaz meth. Dağda vurur yel enseye. Gariptir ki burada dağ yok. O yığdığın kumların üstü esmez, ishal bilgem benim. Tutuk düşünce kabızı daha mı asil sence? Seçmece olmalı birer birer bu kuşlar. Dağlar değmeli buluta, arandığında bulunamayasın; düzde sis seli sarmalı. Aranırken kafa göz dağılmalı, kanların iz koymalı yola. Yola düşmeli böylece göz açılınca, sis değil insanlar uçmalı. Sahi kuşlar ne yapar o zaman; inek gibi mi davranırlar, yahut maymun gibi mesela. İnsanlar uçunca deve kuşunun durumu ne olur; kavram kargaşası hala devam eder mi onun için? Kendince kelime tükürürken pisliğe, ortalık böylece daha da pislenirken; sıçsam daha mı iyi, der. Kabahat tercihine mahkum bırakılır. Söven, seven,veren, koşan, uçan, duran; neyse ne… Kaldırım taşı daha memnunsa bundan, yürüyen pencere açar mı? Açmasın zaten. 1/2 sefer sayılı kullanım yarıda kaldı, amaç da buydu belli ki. Yok canım nereden çıkardın? Ayın üçü beşinden daha acıklı, ikisi şaşkın; ayın ikisi. Öteki murdar gitmeyi beklemiyordu ama. Nerden bilsin ki o memnun kaldırım taşı ayak bağı olsun ona. Ama bu değildi onu murdar eden, ayak bağına basıp düşmesiydi dikkatten kaçan. Esasında bu esrar olmuştu ona; kafa bulutlu, sisli. Kan izlerini ararken mi ayağı takıldı yoksa, yoksa kan izlerini bırakan zaten o muydu düşüşüyle? Düşünde görmüştü bunu, ya da kafa dumanlıyken gerçekten düş sanmıştı onu. Saçma demişti ama mest etmişti onu bu. Esrar olan düş müydü yoksa? Bir de deve kuşu vardı; bulutların arasından kafasını uzatmış: “Başlat” diyordu. O bulutları su belleyen kuğu da oracıkta süzülürken ağlayarak: “Başlatma lan” diye bağırdı. İntihar etmek isteyen adamı aşağı itmek cinayet midir? Kafasını patlatmak daha mı etik yoksa; e mermi katıksa kafa uçurmak daha zaruri. Düştü sonra bulutlardan; deve kuşu alaşağı etti gagasıyla, o da tutundu kuğuya; kuğu da tepetaklak. Uyandı dünyaya. İlk rüyasını rahimde gören çocuk, gördüklerini hangisine anlam verebilir? Doğduğunda rüyasında gördüğünü eline alırsa; aslında doğan, yetenek midir? Onu gördüğünde anlam verme yolları aramadı zaten, beklediği oydu belli ki. Beklentiye de girmedi; belki de bekleyen oydu. Bu uçak ne yapıyor? Hadi biz kuşa bakalım. Ona bak tabii; o, kuş olarak doğdu. Rüyasında gördü kuş olacağını. Uçağı da uçtuğu için yadırgamamalı ama. Hem bir dakika; deve kuşu uçamaz, kuğu da uçamaz ama, ama o yerde güzeldir belki de. Yoksa düş, hayat mı? Kan izleri nerede? Düşünü yönlendirsen ne yapardın? En iyi düş, gördüğün düş müdür, yoksa göreceklerin mi? Kuğu denince neden akla hep suyla birlikte gelir o kuş? Ayakları nerede? Yoksa erdemi su mu onun? Çoğuna göre boynudur cezbeden. Neden mutfakta yemek yapılır, yatak odasında yatılır, oturma odasında oturulur? Karıştırsak ya bunları birbirine; mutfakta yatmak istiyorum ben mesela. Ha tuvaleti karıştırmayalım bu işe; o amacına uygun kalsın her daim. Peki koridorlar ne için? Onlar olmasa hiçbir yere giremeyecek miyiz? Gireceğiz belli ki. Ama o da ne? Nereye çıkar bu koridorun sonu? Şunu da sormalı belki de: “En koyu sisi mi tercih edersin, yoksa zifiri karanlığı mı? Ya da karanlığın biraz daha çekilebilir olması tercihini etkiler mi? Siste karartı korkutur, karanlıkta da ışık. Biri bir diğerinde görünmez. Zifiri olmazsa, karanlıkta görünen daha karanlık karartı, karartır mı dünyanı? Gözlerini kapatıp karanlığa daldığında görürsün aydınlık rüyalarını. Mecnun rüyada mıydı rüyası gerçek olduğunda? Mecnun şiir okumasa elinde gitar olduğunda, oldu ya diyelim; versek eline gitarı, en kralından bir blues patlatırdı zannımca. O susar gitar konuşurdu. Leyla da gitar çaldığı için Mecnun’a yavşamazdı; gitarı konuşturduğu için düşerdi Mecnun’un içine. Kim kapılmazdı ki o büyüye. Peki o büyücü neden gitti de Leyla’yı seçti? Yoksa Leyla mı büyücüydü?